Çocuk Sınava Yalnız Hazırlanmaz
Öğrenci, Ebeveyn ve Eğitmenin Aynı Gerçeğe Birlikte Bakabilmesi Üzerine
Lise ve Üniversiteye geçiş sınavları genç bireylerin hayatındaki dönüm noktası olarak ele alınıyor. Bu durum ülkedeki tüm öğrenciler için geçerli olduğundan, aileye göre çocuk bu yükü herkes gibi taşımalı...
Ailenin bu yaklaşımının yanında; sıkışık bir takvim, deneme sınavı artışı, eğitime yapılan harcamalar vb koşulların devreye girmesiyle evin içinde görünmez bir gerilim dolaşmaya başlıyor.
Sınav sonucu çocuğun adının altına yazılacağı için, başarı ve rekabet kolayca öğrencinin performansı üzerinden okunuyor: Sınav salonuna o girecek, kitapçık ona verilecek, kursa giden o, çalışma programı o çalışsın diye yapılıyor…
Ancak anlamalıyız ki çocuk sınava aslında yalnızca kendi gücüyle hazırlanmıyor.
Çalışma masasına tek başına oturan o da olsa, evin havası ve ilişkiler de o masaya oturur. Ailenin çocuğa yansıtmadığını düşündüğü kaygılar, öğretmenlerin yaklaşımı, önceki alınan sonuçların izi, arkadaşlarla kurulan sessiz karşılaştırmalar da devreye girer. Bunlarla beraber, çocuğun kendisi hakkında inandığı şeylerin de hızlıca şekillenmeye başladığını söyleyebiliriz.
Bu yüzden eğitim sürecini yalnızca çocuğun çalışma iradesiyle açıklayamayız. Çocuk çalışırken sadece sorularla ya da öğrenme içeriğiyle mücadele etmez. Kendisine nasıl bakıldığını, hatasının nasıl karşılandığını, zorlandığında yanında kimin durduğunu, başarısız olduğunda değerinden bir şey eksilip eksilmeyeceğini de içinde taşır.
Dolayısıyla sınav yılı yalnızca akademik bir hazırlık olmaktan çıkmış olur. Ailenin kaygısı, öğretmenlerin yaklaşımı, öğrencinin kendi değeriyle kurduğu ilişki bir araya gelerek geniş bir yaşam alanına dönüşür.
Rakamlarla Ölçülen Çocuk
Türkiye’deki güncel eğitim düzeni, kişinin gelişimini somut ölçümlerle ifade etmeye dayanıyor: Netler, sıralamalar, yüzdelik dilimler, deneme sonuçları, hedef okulların puanları… Bu ölçüm dilinin kısmen mecburiyet olarak görülebilecek bir karşılığı olduğundan da söz edebiliriz; çünkü eğitim bütünüyle belirsizliğe-ölçeksizliğe bırakılamaz. Çocuğun nerede durduğunu görmek, eksikleri fark etmek, ilerlemeyi izlemek, somut bir yol belirlemeye ihtiyaç var.
Ama ölçülebilir olan etiketlere verilen değer büyüdükçe, çocuğun içinde olup biten şeylere olan duyarlılık kaybediliyor.
Bir öğrenci yalnızca yeterli bir sonuç alamadığı noktada değil, hayattaki varlığı sürekli sonuçlarla tanımlandığında da tahribata uğruyor. Tüm emeği, hataları, korkuları ve gelişim süreci; rakamların gölgesinde okunmaya başlıyor. Nihayetinde de sınav yalnızca bilgiyi ölçen bir araç olmaktan çıkıp; çocuğun ne kadar değerli/değersiz olduğu da bu ölçümün içine yerleşmeye başlıyor.
Burada eğitim sürecinin hassas yerlerinden birine geliyoruz. Çünkü çocuklar, yetişkinlerin kendisine hangi gözle baktığına göre bir iç dünya oluştururlar. Sürekli eksik, yetersiz görülen çocuk, kendini değersiz bir yerden okumaya başlar. Sürekli "potansiyeli olduğu" hatırlatılan çocuk, mevcut halinin yetersiz ve anlamsız olduğunu hissedebilir. Sadece hedefleri ve geleceği konuşulan çocuk, gerçek hislerini hatta kişiliğini saklamaya başlayabilir.
Oysa eğitim, çocuğu yalnızca ölçülen tarafıyla görmekten daha fazlasını ister. Sonucu görmek gerekir; ama sonucu taşıyan çocuğu kaybetmeden…
Evin Havası Çalışmanın İçine Karışır
Aile çoğu zaman çocuğuna destek olmak isterken kendi kaygısını da sürecin içine taşır. Bu kaygı, sadece gündemdeki sınav sonucuyla sınırlı kalmayabiliyor. Anne-babanın kendi hayatında yaşadığı zorluklar, kaçırılmış fırsatlar, ekonomik belirsizlikler, şehir hayatının yorgunluğu, çevrenin sessiz kıyasları ve çocuğunun daha güvenli bir gelecek kurmasını istemenin ağırlığı da bu kaygıya karışır.
Aslında ebeveynler bunları bilinç düzeyinde açıkça fark etmiyor. Çocuğu için endişelendiğini söylüyor; büyük ölçüde de bu böyle. Ancak çocuğun geleceği üzerine kurulan her cümlede, yetişkinin kendi geçmişinden ve bugünkü huzursuzluğundan da bir iz bulabiliriz.
Bu iz fark edilmediğinde, çocuk yalnızca kendi sınavıyla mücadele etmiyor, ailesinin rahatlama ihtimalini de kendisinin belirleyeceği bir pozisyona geliyor.
Bir deneme sonucu evin havasını değiştiriyorsa, çocuk bunu hissetmez mi? Hayal kırıklığına dönüşen bir deneme sonucu, evin içinde daha büyük bir gerilime bağlanıyorsa, çocukta bunun içsel etkileri olmaz mı? Anne-baba direkt bir şey söylemese bile, yüz ifadesi, ses tonu, kapının kapanışı, sofradaki sessizlik çocuğun içinde anlam yaratmaya yetebiliyor.
Bu yüzden aile desteğini yalnızca kaynak-kitap almak, program takip etmek ya da çocuğu kursa kaydetmekle sınırlayamayız. Evde hangi iklimin olduğu, çocuğun sınavla kurduğu ilişkiye doğrudan karışır.
Buradaki sürece, anne-babayı suçlayan bir yerden bakmıyoruz. Çünkü ebeveyn de robot değil; çağın, hayatın ve kendi iç yükünün içinden gelerek ebeveynlik yapıyor. Ve tam da bu yüzden anne-babanın kendi iç dünyasını fark etmesi, aile için çok önemli bir eşiğe dönüşür. Ebeveyn kendi iç dünyasını doğru okudukça, süreci çocuğunun omuzlarına olduğu gibi bırakmamayı öğrenebilir.
Rehber Öğretmenlerin Bakış Açısı ve Rolü
Öğrencinin eğitim sürecinde rehber öğretmenler akademik tabloyu gören, yorumlayan, yönlendiren taraf olarak konumlanıyor: Eksikleri fark eden, programlayan, sınav sonuçlarını yorumlayan…
Ama eğitmenin etkisi yalnızca teknik destekle ya da plan oluşturup öğrenciye vermekle sınırlı değil. Öğrencide esas iz bırakan şey, eğitmenin kendisini nasıl gördüğü, ne kadar bağ kurduğu ve iç dünyasını ne kadar anladığıyla orantılı.
Bazı öğrenciler gerçekten konuyu bilmiyor. Bazıları biliyor ama kaygı bozukluğunun etkisiyle kullanamıyor. Bazıları çalışmayı istemediği için değil, çalışmaya başlama eşiğini geçemediği için tıkanıyor. Bu anlamda hala öğrencileri “zeki ama çalışmıyor” şeklinde tanımlamanın pek ötesine geçmiş sayılmayız. Her benzer sorunu yaşayan öğrenciyi tek bir teşhisle etiketlemek kolay; ama eğitim süreci böyle yüzeysel tanımlamalardan büyük zarar görüyor.
Anlamalıyız ki eğitmenlerin öğrenciyle kurduğu/kurmadığı bağ ve öğrenciye bakışı bir ayna gibi çalışıyor. Yalnızca eksik ve dağınık taraflarını düzeltmesi öğütlenen çocuk, kendini başarılı bir geleceği olmayan sınırlı biri olarak okumaya başlıyor. Oysa öğrencinin iç dünyasının ve sahip olduğu mekanizmanın değişebileceğine dair yaklaşımlar, metotlar benimsemek mümkün. Bu, gerçekleri yumuşatmak değil, gerçeği daha taşınabilir, üzerinde çalışılabilir hale getirmek demek. Çünkü anlaşıldığını hisseden çocuk, kendi gerçeğine daha az savunmayla yaklaşabilir.
Çember: Dağılmış Gerçekleri Aynı Merkeze Çağırıyor
Aslında sınav yıllarındaki hazırlık sürecinde en yorucu anlar kimsenin bütünüyle haksız olmadığı durumlarda yaşanıyor: Aile çocuğun geleceği için kalpten kaygılanıyor, öğrenci kendini baskı altında hissediyor, eğitmenler akademik eksikleri görüyor ve “çalış” diyor. Herkes kendi tarafındaki gerçekliği yaşıyor.
Ama bu gerçekler aynı zeminde buluşamadığında taraflar yıpranıyor ve yoruluyor. Aile daha çok kontrol ederek rahatlamaya çalışıyor. Öğrenci daha çok kapanarak/kaçarak kendini korumaya alıyor. Eğitmen daha çok uyarıyor, görevlendiriyor. Herkes bir eylem içinde; ama yapılanlar bazen birbirini iyileştirmek yerine daha da sıkıştırıyor.
Çember yaklaşımına bu noktada ihtiyaç var. Yalnızca bir konuşma-görüşme biçimi olarak değil, dağılmış gerçekleri aynı merkeze çağıran bir ilişki alanı olarak…
Çemberdeki yaklaşım, herkesin sırayla konuşması gibi yüzeysel bir içerik değil . Asıl hedef ilişkinin niteliğinin değişmesi. Söz haklı çıkmak için değil, ortak alanı aydınlatmak için kullanılıyor. Dinleme karşı tarafın susmasını beklemekten çıkıyor; onun gördüğü parçayı gerçekten hesaba katmaya dönüşüyor. Böylece rahatlayan tarafların içinde çözüm için harekete geçmeye uygun yeni bir alan açılıyor.
İnsan yalnızca kendi zihninin içinde değil, çevrenin etkisiyle bir ilişki içinde düşünür. Başkasının desteğiyle toparlanabilir, güvenli bir alanda daha açık konuşabilir, yargılanmadığında kendi payına düşeni daha dürüstçe anlayabilir. Çember bu zemini kurmak için var.
Çocuk kendi kaygısını saklamak zorunda kalmadığında onunla daha dürüst ilişki kurabilirsiniz. Ebeveyn kendi kaygısını fark ettiğinde çocuğuna alarm değil destek verebilir. Eğitmen akademik gerçeği ilişkiyi kırmadan gösterebildiğinde öğrencinin gelişimine daha derinden eşlik edebilir. Çember sorunları yumuşatmak için değil, gerçekleri daha sağlıklı taşıyabilmek için var.
Çünkü çocuk yalnızca ders çalışmıyor. Kendisine nasıl bakıldığını, zorlandığında yanında kimin durduğunu, hatasının nasıl karşılandığını ve geleceğe yürürken yalnız olup olmadığını da öğreniyor.
Ve bize göre eğitim, tam bu ortak alanda başlıyor.
Kaynakça
Bronfenbrenner, U. (1979). The Ecology of Human Development. — Çocuğun gelişimini aile, okul, çevre ve toplumsal sistemlerle birlikte ele alan ekolojik yaklaşım.
Harvard Center on the Developing Child. "Serve and Return." — Karşılıklı ve duyarlı yetişkin-çocuk etkileşimlerinin gelişimdeki önemi.
Harvard Center on the Developing Child. "Toxic Stress." — Destekleyici yetişkin ilişkilerinin stres tepkisini tamponlamadaki rolü.
Deci, E. L. & Ryan, R. M. (2000). "Self-Determination Theory." — Özerklik, yeterlik ve ilişkilenme ihtiyaçlarının motivasyon ve gelişimdeki yeri.
Edmondson, A. (1999). "Psychological Safety and Learning Behavior in Work Teams." — Psikolojik güvenliğin öğrenme ve açık iletişimle ilişkisi.
Vasquez, A. C. ve ark. (2015). "Parent Autonomy Support, Academic Achievement, and Psychosocial Functioning." Educational Psychology Review.
Epstein, J. L. (2011). School, Family, and Community Partnerships. — Okul, aile ve toplum iş birliğinin öğrenci gelişimindeki yeri.




Yorumlar